Kasım 2008

Ö T E S İ

 

31.10.2014 



Yemen’de Türk izleri


Yemen uzun süredir özlediğim, ancak bir türlü görmeye fırsat bulamadığım ülke idi. Bir yazar arkadaşımızın söylediği gibi “şarkıları dillerimizde, hüznü gönüllerimizde ama bizden uzaklardaki Müslüman ülke” Yemen.

Yaklaşık 401 yıl Osmanlı idaresinde kalmış, bu dönem içinde 300 binin üstünde şehit verilmiş ve 1918’de çekildikten sonra ise güneyi 70’li yıllara kadar İngilizlerin hâkimiyetinde, kuzeyi iç mücadelelerle geçen Arap Yarımadasının en güney batı ucu Yemen. Bugün ne durumda idi? Osmanlıya nasıl bakıyorlardı? Orada kalan Türk kardeşlerimizin ne durumda idi? Osmanlı mimarisinden bugüne hangileri kalabilmişti? Niçin Yemen’de bu kadar fazla şehit verilmişti ve Osmanlı Yemen’e neden bu kadar fazla önem vermişti? Bu merak ettiğim soruların cevaplarını bulmak için 6 Mayıs 2006 tarihinde THY ile Yemen’in başkenti San’a’ya uçtum. Yaklaşık 4,5 saatlik bir yolculuktan sonra uçağımız San’a havaalanına indi. Havaalanının görünümü ve pasaport kontrol işlemlerinden, ülkenin fakir bir 3. Dünya ülkesi olduğu anlaşılıyordu. Havaalanları ülkelerin gelişmişliğinin aynasıdır. Havaalanının durumunu ve San’a’ya gelinceye kadar etrafı görünce içimden güzel İslam ülkelerini bu hale düşüren yerli ve yabancı işbirlikçilere lanet okumak geldi. Çünkü Osmanlı Yemen’den çekildikten sonra Yemenlilerin yüzü 1990’a kadar hiç gülmedi. İç çatışmalar, kuzey güney savaşları ile yıllarını geçiren Yemen’in bugünkü hali içler acısı idi. Ülke fakirleşmiş, milli gelir düşmüş, yeşillikler ve sular ülkesi olan Yemen’de yeşillikten eser kalmamıştı. “Kahve Yemenden gelir” şarkısındaki kahve ağaçları gitmiş yerine uyuşturucu özelliği olan gat ağaçları almıştı. Tüm geri kalmış ülkelerde olduğu gibi Yemen’i de bu hale emperyalist batı getirmişti. Daha ileride yazımızda göreceğiniz gibi Yemen’in bugün en önemli yapıları Osmanlı eserleridir. Türkler Yemenlilerle her şeylerini paylaşmışlardır. Maalesef ne bizler bu durumları Yemenlilere anlatabildik. Ne de onlar anlayabildi. Yemenliler; Arapların atalarının Yemende doğduğuna ve Babilde öldüğüne inanıyorlar. Kendilerinin Hz. Nuh’un büyük oğlu Sam’in soyundan geldiklerini San’a’nın adını da Sam’den aldığını söylüyorlar. Yemen bölgesinde tarih boyunca büyük medeniyetler kurulmuş. M.Ö. 3000 Saba Melikesi Belkıs bu bölgede yaşamış ve sarayı da San’a’ya 160 km uzaklıktadır. Tarih boyunca değişik milletlerin hâkimiyetinde kalan, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi ve Memlüklü Sultanlığına son vermesi ile Osmanlı idaresi altına giren Yemen, 1918 yılına kadar kalır. Osmanlı Yemen’i yenilerek değil Mondros Mütarekesi sonucu kaybeder. Terk ettikten sonra büyük oranda İngiliz hakimiyetine giren ülke maalesef Yemen Cumhuriyeti olduğu 1990 yılına kadar çok büyük sıkıntılar çeker. Havaalanından hızlı bir şekilde otelimize geçtik. Otelimiz San’a’nın en yüksek bölgesine kurulmuştu. Otelden San’a’ya baktığınızda Palandökenlerden Erzurum Ovasına baktığınızı zannediyorsunuz ( Resim1). Otelde bir süre dinlendikten sonra San’a’yı gezmek için arabalara biniyoruz. Belinde cenbiyesi ile Yemenli rehberimiz bize gezi ile ilgili notlar veriyor ve Otelin giriş kısmının karşısındaki Nukhum Dağını ve tepesindeki Osmanlı Kalesini gösteriyor. Hepimizin gözleri doluyor. Ecdadımızın böyle yüksek bir dağın tepesine bu kaleyi nasıl yaptığını ve yaz-kış burada nasıl yaşam sürdürdüğünü düşündüğümüzde şaşırıyoruz. Rehberimiz Yemen’in hemen hemen her şehrinin yüksek tepelerinde muhteşem Osmanlı kaleleri olduğunu ve bunların günümüze bozulmadan ulaştığını söylüyor. Gezimiz süresince de bunu bizzat tespit ediyoruz (Resim 2). Gezimize şehir içinde başka bir Osmanlı kalesini görerek devam ediyoruz. Bunun ihtişamı Nukhum Dağındaki kaleninki kadar değilse de ona yakın ( Resim 3). Şehir içi mimarisi alışıla gelen mimari özellikten çok farklı ve etkileyici. Adeta zaman durmuş saat de ilerlemeyi unutmuş, eski çağlarda kalmış gibi (Resim 4). El lakiye Caddesinde ilerleyerek Bekiriye Camisine geliyoruz. Cami Osmanlı dönemindeki ilk eserdir. 1589 yılında Yemen valisi Hasan Paşa tarafından yaptırılmıştır. Asıl adı Bekir Camisidir. Hasan Paşa Bekir isimli kölesini çok sevdiği için ölünce onun adına bu camiyi yaptırmış ve kölesi Bekir’i de caminin avlusundaki türbeye defnetmiştir. Yemenliler daha sonra caminin adını Bekiriye diye değiştirmişler (Resim 5).Türklerde kendisine hizmet eden insanlara verilen değerin, onlara karşı duyulan derin sevginin en önemli göstergelerinden birisi bu Camidir. Başka bir millette böyle bir örnek göremezsiniz. Caminin giriş kapısının hemen sağ tarafında camiye eklenmiş bir kısım bulunmaktadır. Bunun içinde 4 tane Türk askeri yatmaktadır. Bu şehitlik dışında San’a’da başka bir şehitlik yada abide yoktur. Bu konuda oradaki diplomatlarımızı göreve davet ediyorum ( Resim 6). Bekiriye Camisinin tam karşısında İsmet Paşa’nın da bir süre subaylık yaptığı Osmanlı Karargahı yıllara meydan okur gibi tüm güzelliği ile duruyor. Fotoğrafını çekmek yasak olmasına rağmen bir fırsatını bulup iki kare resmini aldım. Bina bizim silahlı kuvvetlerdeki merkez binalara benziyor (Resim 7). Gezimize San’a’nın sur içi bölgesinde devam ediyoruz. Sur içi Unesco tarafından korunması gereken dünya mirası özelliğinde bir bölge. Bu sebeple caddeler ev mimarisine uygun olarak Unesco tarafından yaptırılmış. Ev mimarisi şu ana kadar gezdiğim ülkelerin hiçbirinde göremediğim bir farklılıkta ve çok güzel. Bazı evlerde Osmanlıdan etkilenerek yapılmış cumbalar mevcut (Resim 8). Gezimize diğer bir Osmanlı eseri olan Talha Camisi (Resim 9) ve Camii Kebir ile sürdürüyoruz. Camii Kebir Peygamber Efendimiz döneminde yapılan 3. camidir. Caminin iç avlusu ve avlunun ortasındaki kubbeli yapı Koca Sinan Paşa tarafından (Kanuni Dönemi) yaptırılmıştır (Resim 10). Camide Semerkandlı imam Tebessüm Bey ile tanıştık ve sohbet ettik. Dünya Türk Uluslar Topluluğunu kurmamız gerektiğinden bahsettik ( Resim 11) . Oradan San’a’nın I. kapısı olan Yemen Kapısına geçtik (Resim 12). Kapının restorasyonu Gazi Muhtar Ahmet Paşa tarafından yaptırılmış. Halen üzerinde iç savaşta oluşan top izleri mevcut. Ecdadımız burada başkalarının yaptığı eserleri restore ederek Türk milletinin hoşgörüsünü ve mimariye verdiği önemi göstermektedir. Yemen kapısının ve hemen arkasındaki çarşının görünümü hiçbir yerde göremeyeceğiniz kadar güzel. Eğer Yemen’e gitme imkânı bulursanız bu kapının devamındaki çarşıyı ve kahve çeken deveyi mutlaka görmenizi tavsiye ediyorum.(Resim 13) . Yemenle ilgili bir yazıda cenbiye ve gattan bahsetmemek hiç olur mu? Çünkü bu ikisi Yemenlinin olmazsa olmazıdır. Yemen erkeklerinin büyük çoğunluğu cembiye denilen işlemeli bir kamayı kemerin önüne takıyor (Resim 14). Bu bir erkeklik göstergesi olarak algılanıyor. Gat ise Yemenlinin vazgeçilmez bir keyif maddesi. Eskiden yeşil Yemen diye adlandırılan ve bu yeşilliği sağlayan kahve ağaçlarının büyük çoğunluğu kesilerek yerine gat ağaçları dikilmiş. Bu ağaçların yapraklarını öğleden sonra yavaş yavaş ağızlarına alarak sağ tarafta çiğneyen Yemen halkının bu keyif verici maddeye bağımlılığı oluşmuş. Gat bitkisinin Yemen sınırları dışına çıkarılması yasak. Çünkü diğer ülkeler bu maddeyi uyarıcı ve keyif verici maddeler sınıfına koyduklarından Türkiye dâhil pek çok ülkeye girmesi yasak. İnşaallah Yemen yetkilileri bu maddenin kullanımını yasaklar ve toplumu bu zararlı hastalıktan kurtarır ( Resim 15) . Şimdide San’a’daki müzeleri ve Türk mahallesini gezelim. İlk durağımız Milli Müze. Bina Osmanlı döneminde iki katlı Askeri hastane imiş. Osmanlı dönemine ait eserler üçüncü katta sergileniyor. Müze bundan 120 yıl önce II. Abdülhamid döneminde yapılmış (Resim 16). Üçüncü katta Yahudiler tarafından Yemende yapılarak Osmanlı Ordusuna pazarlanan tüfekler var. Biz savaşıyoruz. Yahudi para kazanıyor. Bu hemen her dönemde böyle olmuş. Salim Paşa’nın 3 başlı kılıcı ve mızrakı sergileniyor ( 1709). Müzenin giriş kapısından 1. kata çıkan merdivenleri çevreleyen duvarlarda Osmanlı dönemindeki askerlerimizin değişik bölgelere deve sırtında silah sevkiyatları ile ilgili resimler sıralanmış. Bunları hüzünlü bir şekilde izliyoruz ( Resim 17). Müzede İngilizler kalıcı olacak bir resim sergisi hazırlıyorlar. Ancak Ülkemizin böyle bir girişimi yok. Büyükelçilik yetkililerini uyarıyorum. İngilizler gibi sizlerde bu tip girişimlerde bulunmalısınız. Askeri müze ise Osmanlı Ordu Dikimevi imiş (Resim 18). 1905 yılında II. Abdülhamid tarafından yaptırılmış. Askeri müzenin girişinde sağ yanda Osmanlı döneminde hapishanede tutuklu bulunan bir mahkûmun mumyası sergileniyor. Bu dost Yemen Hükümetine yakışmıyor. Bunun kaldırılması için oradaki büyükelçiliğimiz girişim yapmalıdır. Askeri müzede sağ tarafta Şehare’deki Osmanlı şehitliğinin kitabesi ve Osmanlı arması sergileniyor. Kitabede burada yatanlar “İmam Yahya Hazretleri ile birlikte İslam uğrunda ( İttihad-i İslam uğrunda) ifşai hayat eden Osmanlı kahraman şühedasıdır” diye yazıyor ( 1911). Bu şehitlik 1911’de İmam Yahya ile antlaşma sonucu oluşturulan şehitliktir. Yemen’i gezmeye gidenlerin müzede bunu mutlaka görmelerini tavsiye ediyorum. Osmanlının Yemen’den 1918de ayrılışından sonra bir kısım subay ve askerler geri dönmemişlerdir. Son Yemen Valisi Mahmud Nedim Paşa bunlardan biridir ve İmam Yahya’nın San’a Valisi olarak görevine devam etmiştir. Ragıp Paşa ise İmam Yahya döneminde Yemen Dışişleri Bakanlığı görevini uzun süre sürdürmüştür. Hatta Yemen’in Birleşmiş Milletlerde tanınmasını o sağlamıştır. Ragıp Paşa’nın otomobili Askeri müze giriş kısmında sergilenmektedir. I918’den sonra bu tip üst düzey subaylar gibi birçok subay ve er Yemen’de kalmışlardır. Bugün 10 binin üstünde Türk Yemen sınırları içinde yaşamaktadır. Hatta Ethemoğlulları Köyü gibi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler vardır. Bir-ül Azep mahallesi bunlardan biridir. Gezinin en acıklı anı Bir-ül Azep Mahallesinde idi (Resim 19). Burası Osmanlı döneminde bekar subayların kaldığı mahalle imiş. Mahalleyi tertemiz görüyoruz. Hatta mahallenin bu günkü muhtarı da Türk imiş. Ancak zamansızlıktan sebebiyle kendisi ile tanışamadık. Bu mahallede halen Türk aileler mevcut. Beytül Behçet (Behçet’in evi) , Beytül Hoca (Hoca’nın evi) bunlardan bazıları. Abdullah Hoca ile tanışıyoruz. Konuşmaya başlıyoruz. Bize geçmişini anlatmaya çalışıyor. Babasının burada kalan askerlerden olduğunu söylüyor ve gözleri doluyor. Torunu ise hemen dedesinin resmini getiriyor (Resim 20) . Daha sonra Behçet amca torununun kolunda geliyor. Ayakta zor durabiliyor. Ağlayarak babasının Yemen’de kalan askerlerden olduğunu, Kafkas cephesinde savaştığını ve oradan da buraya geldiğini anlatıyor. Adanalı olduklarını söylüyor ve bizi gördüğüne çok seviniyor. Onunla da uzun bir süre sohbet ediyoruz. Daha sonra onlarla vedalaşarak Türk mahallesinden ayrılıyoruz ( Resim 21) . Osmanlı 7.Orduyu San’a da kurmuştu. Bu Ordu karargahı şu anda Savunma Bakanlığı ve devlet misafirhanesi olarak kullanılıyor. Yemen Askeri müzesinde Osmanlı dönemine ait pek fazla eser yok. Bu eserler Savunma Bakanlığı’nın depolarında tutuluyor. Sergilenmiyor. İnşallah T.C. Yemen Büyükelçiliği bu olaya el atar ve müzelerde sergilenmelerini sağlar. Başarılı Dışişleri görevleri ancak bunlar yapılabilirse olur ( Resim 22). Yemen kapısında akşam alışverişi sonrası bir Türk kardeşimizle tanışıyoruz. Çok güzel Türkçe konuşuyor. Kendisini dedesinin büyüttüğünü ve dedesinin Osmanlı subayı olduğunu ve Yemen’de kaldığını anlatıyor. Dedesi tüm torunlarına Türkçe’yi öğretmiş. Kendisi Üniversite öğrencisi. Turancılığın Türklerin kanında ve genetiğinde olması gereken bir özellik olduğunu söyleyerek bize bir tarih dersi veriyor. Sadece San’a’da 6000 den fazla Türk olduğunu, ancak Türkçe öğrenecek bir okul olmadığını söylüyor. Türk Büyükelçiliğinin ise ilgisizliğinden yakınıyor. Buradan Türk Dışişleri Bakanlığı’na sesleniyorum. Böyle bir olay dünyanın hiçbir ülkesinde görülmez. Bu Dışişleri Bakanlığının ciddi bir ayıbıdır. Başkent San’a da görülecek yerleri gezdikten sonra hedefimiz Hudeyde yolu üzerindeki Manaha ve Haccara kentlerini görmek ve Yemen’in kırsal kesimlerini tanımak. Yemen topraklarının yüzde 1’i ekili alan. Bunların çoğu Manaha ve Haccara bölgesinde. San’a’yı arkamızda bırakarak Kızıldeniz tarafına batıya doğru gidiyoruz. Önümüze ilk çıkan anıt şehre hakim tepedeki Mısır Şehitler anıtı ve hemen ilerisindeki Çin anıtı. Mısır burada öncelikli ülke. 01 nolu diplomatik plaka Mısır’ın. Bu anıt iç savaşta Mısır’ın ölen askerleri anısına dikilmiş. Çin anıtı ise Hudeyde San’a yolu yapımında ölen Çinli mühendis ve işçilerin anısına dikilmiş. Bizim 300 binin üstündeki şehitlerimiz için ise herhangi bir anıtımız yok. Gezinin en acı tarafı bu idi. Yol boyunca dağların tepelerinde kartal yuvaları gibi Osmanlı Kalelerini görüyoruz ve köyleri çekiyoruz. Mimari yapı köylerde de çok güzel. Daha sonra Arap Yarımadasının en yüksek tepesi olan Şuayip tepesini çekiyoruz. Yolumuz üzerinde Ethemoğulları Köyünde mola veriyoruz ve köyün hikâyesini yaşlı bir köylüden dinliyoruz. Ethem diye bir Türk askeri burada Yemenli bir kızla evlenerek kalmış ve onun sülalesi bu köyü oluşturmuş. Bir Türk çocuğu ile sohbet ediyoruz ve resimler çektiriyoruz. Duygulanmamak ve geçmişe üzülmemek elde değil (Resim 23). Önce Manaha’ya giriyoruz. Burası San’a Hudeyde arasında kervanların dinlendiği şehir. Sarp arazinin ortasına kurulmuş bir kent. Şehrin en yüksek tepesinde Osmanlı kalesini çekiyoruz. Şehrin mimari yapısı burada da güzel ancak hafif betonlaşma mevcut. Çöp ciddi bir sorun. Belediye hizmetleri yetersiz. İnşallah buna bir çözüm bulurlar. Bu bölgedeki yol Osmanlının San’aya gelişte takip ettiği yol ve en fazla şehit verdiği bölgelerden biri (Resim 24). Osmanlı Orduları deniz yolu ile Hudeyde Limanına ve oradan da kara yolu ile Manaha üzerinden San’a ya gidiyorlarmış. Bu yolculukta çok yorgun düşen askerimiz her türlü güçlük ve sıcağa rağmen bu dağlık bölgeyi aşmak zorunda imiş. Susuzluk bir yandan, hastalık diğer yandan ve bunlara ilaveten Zeydilerin ardı arası kesilmeyen saldırıları. Bu manzarayı görünce dedelerimizin İslam uğruna bu bölgelerde neler çektiklerini hatırlayarak onlar için tekrar dualar okuyoruz. Buradan Haccara’ya geçiyoruz. Tek kelime ile kartal yuvası. İşin daha ilginci ise bu iki şehri de arkadan saran dağların tepelerindeki Osmanlı kaleleri tüm ihtişamı ile yıllara meydan okuyor. Haccara yaklaşık bin yıllık bir şehir. Evlerin mimarisi çok farklı. 5-6 kat taş evler. Bu evlerin tabanı geniş ve yukarı doğru daralıyor. Her ev bir aileye ait. Ailenin oğlu evlenince üst kat yapılıyor (Resim 25). Burada olan Yahudiler II. Dünya harbinden sonra şehri terk etmiş. Önümüzde ileride Tehema çölü görünüyor. Bu çöllerin her karışında benim dedelerim yatıyor. Haccara Shibam Haraz otelinde yer minderleri üzerinde güzel bir yöresel öğle yemeği yedikten sonra Yemen’de şehit düşen dedelerimizin ruhu için Kuran-ı Kerim ve fatihalar okuyoruz. Ardında Eman Tur yetkilisi Mustafa Saraç Yemen türküleri söylüyor. Şarkılarda adı geçen “burası huştur yolu yokuştur” diye devam eden dortlükteki Huş bölgesi Haccaraya yakın bir bölgedir. Ancak zamansızlık nedeniyle oraya gidemedik. Gezimizin bu bölümünde Dahr Vadisine doğru yola çıkıyoruz. Bu vadi Yemenlilerin en önemli vadisi. Zeydiler ilk önce bu bölgeye gelmişler. Tepedeki kayalıkların üzerinde üç adet gözetleme kulesi gözümüze takılıyor ( Resim 26). Bunlar Osmanlı eseri. Vadinin tam ortasında dev bir kayanın üzerine kurulu İmam Yahya’nın yazlık sarayını görüyoruz (Resim 27). Sarayın tam önünde ise Osmanlı Hamamını tüm ihtişamı ile duruyor. Hamam hala çalışıyor (Resim 28). Burada Osmanlı’nın hoşgörüsü tekrar gözümüzü yaşartıyor. Türklerin Yemen’de mücadele ettikleri en önemli gurup Zeydilerdir. Düşünün bir kere Saraylarının önüne ecdadımız hamam yapıyor. Zeydi imamlar genellikle bu sarayda oturmuşlar. Ancak asıl mücadelelerini Şehare bölgesinden yönetmişler. Çünkü Şehare bölgesi çok sarp ve düşmanlar açısından aşılması çok güç bir bölge imiş. Maalesef bu gezimizde zaman yetersizliği nedeniyle Şehare bölgesine gidemedik. Rotamızı Şhibam’a çeviriyoruz. Şhibam baharat yolu üzerinde önemli bir merkez. Baharat yolu Hindistan’dan Aden’e deniz yolu ile, Aden’den ise kara yolu ile San’a , Şhibam, Mekke, Medine ve Şam’a giden hattır. Shibam’ın Yemen açısından bir diğer özelliği ise Yemen’de dördüncü sırada yapılan caminin burada olmasıdır ( M.1258- H. 600).Burada pek Osmanlı eseri göremiyoruz. Shibam’ı gezdikten sonra Kevkeban’a doğru yola çıkıyoruz.. Kevkeban, Shibam’ın sırtını dayadığı yüksek kayaların üstünde kurulmuş bir kent. Kente çıkmak için çok sarp bir vadiyi geçmek durumundasınız. Vadinin yolu Almanlar tarafından yapılmış. Dedelerimiz Kevkeban’a 83 sefer düzenlemişler ancak en sonuncusunda alabilmişlerdir. Kevkeban’da da pek Türk eseri yok. Çünkü dedelerimiz bu bölgede çok fazla kalmamışlar. Bundan sonra Thula’ya gidiyoruz. Sokaklar, çok katlı taş evler, tepedeki Osmanlı Kalesi ve Camisi ile Thula müthiş bir kent (Resim 29). Şehir taş devrinden kalmış gibi. Taş gökdelenlerle dolu bir şehir. Unesco’nun korumasında. Caddeleri Unesco tarafından yaptırılmış. Şehir Tam bir dünya harikası. Bugüne kadar böyle bir şey görmedim. Buradan Habbaba’ya geçiyoruz. Burası II. Dünya Harbinden önce Yahudi yerleşimciler varmış. Şimdi ise Yahudi yok. Sarnıçtan su dolduran çocuk, Kuran okuyan dede ve sarnıcın yapısı ile şoktan şoka giriyoruz (Resim 30). Bu iki şehirde de çok fazla Osmanlı eseri yok. Yemen acısı ve tatlısıyla hoş bir seyahat oldu. Ancak bu gezdiğimiz bölgeler Yemen’in üçte biri. Özellikle Şehare bölgesi bizim için çok önemli. Çünkü dedelerimiz Zeydilerle en zorlu mücadeleleri bu bölgede vermişler. 40. Piyade Alayı kumandanı Mihrali Bey Şehare önlerinde şehit düşmüş ve bunun üzerine Müşir Ahmet Paşa çekilme emri vermiş. Mihrali bey çok cesur ve kabiliyetli bir askermiş. Tiflis’in Borçalı Sancağı Darvas köyünde başlayan hayatı Şehare önlerinde bir çam ağacının dibinde son bulmuş. Niçin mi diye sorarsanız size cevabım İslam için olur. Allah rahmet eylesin. Osmanlı Hicaz’in güvenliğini Yemen’de, İstanbul’un güvenliğini ise Tuna’da görmüştür. İstanbul’un güvenliğini Tuna’da gördüğünde ne kadar uzak görüşlü olduğu 93 harbinde görülmüştür. Tuna’yı geçen Ruslar Yeşilköy önlerine kadar gelmişler ve zorla durdurulmuşlardı. Hicazın güvenliği içinde mutlaka Kızıl denizine hâkim olmak gerekir. Kızıl denizide ancak Yemene hâkim olabilen kontrol edebilirdi. Bu sebeple Osmanlı Yemen için binlerce şehit vermişti. Bu şehitleri Yemen için değil İslam için vermişti. Bu görüşlerinde de bence haklı idiler. Yemeni gezince bunu daha iyi anladım. Şehit düşen dedelerimizin ruhuna bir fatiha daha okuyarak yazıma son veriyorum ve imkânı olanların mutlaka Yemen’i görmelerini tavsiye ediyorum. Dr. Orhan Gedikli


Bu haber 18643 defa okundu.

Ufuk Ötesi  : 2006 / 07

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
           
       
 
   

Karahan 2002