Kasım 2008

Ö T E S İ

 

01.09.2014 



Gezi

 
Banu Erkmen

Şehzadeler şehri Manisa


Medeniyetler, krallıklar, devletler, beylikler, eyaletler ve vilâyetler... Manisa’dan kimler geldi kimler geçti.. Taht uğruna Manisa sarayında doğan nice şehzade bir gül goncası dahi olamadan soldurulup giderken geride Niobe gibi acıdan taşlaşmış analar vardı. Yunan baştan aşağı Manisa’yı yakıp yıkıp öldürürken, bebeleri ana karnında katlederken, İstiklâl Savaşına gidip de dönmeyen nice evlâtların ardından geriye ne analar kaldı acıdan tunçlaşmış. Acılarını susup uzaklara bakarak, sorulduğunda “Vatan sağolsun” diyerek, tütün kırıp üzüm şırası çiğneyerek yüreklerine bastılar. Hititliler, Lidyalılar, Persler’den sonra bölgede Bergama Krallığı kuruldu.Bergama Krallığı

Zamanında Ege bölgesinin kültür ve uygarlık beşiği bugün Manisanın ilçesi olan Philadelphia idi. Her ne kadar Philadelphia kentini ABD’liler kendileri kurduklarını sansalar da ilk defa Anadolu topraklarında kurulmuştur. M.S 395 yılında Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalan Manisa, 1313 yılının 25-26 Ekim tarihlerindeki Regaip Kandili gecesi Saruhanbey komutasındaki askerler tarafından fethedilmiş ve Saruhanoğullarının merkezi olmuştur. Ulu Cami ve Medresesi, Mevlevihane ve Çukur Hamam Saruhanoğullarından günümüze kalanlardır. 1392 yılında Yıldırım Beyazıd tarafından Osmanlı topraklarına katılan şehir Ankara Savaşı sonrası iade edilmiş, Çelebi Mehmet 1412 tarihinde geri almıştır.
Artık Manisa, Saruhan Sancağı adı altında Osmanlı Devletine padişah yetiştiren bir şehzadeler şehridir. II. Murat, Fatih Sulatn Mehmet, Kanunu Sultan Süleyman, II. Selim, III. Murat, III. Mehmet ve I. Mustafa gibi daha sonra Osmanlı tahtına oturmuş padişahların da içinde olduğu 16 şehzade Manisa’da sancakbeyliği yaptı.
Kolay değildi sancakbeyi olmak. Saruhan eyaleti minyatür bir Osmanlı Devleti gibi düşünülüyor, şehzadeler lalaları ve hocaları tarafından bir padişah olarak yetiştiriliyordu. Şehzadeye hem devlet hem başkent görevi yapan Saruhan Eyaleti işte bu dönemde en büyük kısmetlerini doğal olarak alıyordu. Hanlar, hamamlar, kervansaraylar, camiler, medreseler, imarhaneler, bimarhaneler, aşevleri, yetimhaneler, sıbyan mektepleri ile hem şehzade tarafından hem de şehzadenin annesi veya diğer yakınları tarafından donatılıyordu. Sarayların, köşklerin, konakların, çeşmelerin, arastaların içinden Manisa her sabah yeniden doğuyordu. 1300 lü yıllarda bölgeye gelen İbn Batuta bağların, bahçelerin, akarsuların, Spil dağının güzelliklerini anlata anlata bitiremez. Nasıl anlatmasın ki; devir, ağaçlara elden geldiğince zarar vermeden yer açılıp 2 katlı, şahnişli ev, konak yapma zamanı idi. Önemli olan gölgeli kocaman ağaçları olan bahçenin büyük olması içinde şıkır şıkır suların akması idi. Şimdiki gibi, elde çam fidanı apartımanlar arasında yarım metrekare yer bulsam da dikebilsem diye aranma zamanı değildi. İbn Batuta Magnesia (o zaman ki adı)’ya geldiği zaman Saruhan Beyliği zamanıdır. Saruhan Bey’in bayram arefesinde, bir kaç ay önce ölen oğlunun türbesinde eşi ile sabahladığını anlatır ve devam eder:
“Çocuğun cesedi tahnit edilerek kalaylı demir kaplı tahta bir tabut içine konmuş ve cesetten çıkan kokunun kaybolması için çatısı örtülmemiş bir kubbeye asılmıştı. Bir süre sonra çatı örülecek, tabut yere indirilerek ortaya konacak, üstüne de ölenin elbiseleri örtülecekti. Birçok hükümdar için böyle yapıldığını daha önce de görmüştüm.”
Arap seyyah İbn Batuta’nın gördüğü eski bir Türk geleneği idi. Hatta Mevlâna ve ilk Osmanlı padişâhları hep böyle gömülmüştü. Üstâdımız Evliya Çelebi ise Manisa’yı bize şöyle anlatır:
“Sihirli Kale’nin bulunduğu puslu dağın eteğinde doğudan batıya doğru tıpkı Bursa şehri gibi kurulmuş müzeyyen bir şehirdir. 6660 kadar güzel evlerden meydana gelmiş tamamı 60 mahalledir. Baştan başa saraylarla süslü şehir, temiz, iki katlı, kiremit çatılı evleri ile çok hoştur. Bunlar birbiri üzerine kale dağına yapılmış haneler olup yüzleri baştan başa balkon ve pencere ile kaplıdır. Bu evler kuzey taraftaki ovada akan Gediz nehrine bakar. Bu ova bağ ve bostanlarla ve reyhan, gül gülistan mamur köylerle dolu, bol mahsul veren münbit bir ovadır. Evlerin pencerelerinden bu ova seyredilirken insan hayat bulur. Bu şehirde sultanların, vezirlerin ve mühim şahsiyetlerin yaptırdıkları camilerle beraber tam beş yüz mabed vardır. Şehrin doğu cihetinde yüksek bir mesirede bir büyük Hazreti Mevlâna tekkesi vardır. Fevkalade ferah bir mevlevihanedir. Semahanesi ve birçok fukara odaları ile mamurdur. Eski zamanlarda kilise imiş. Suyu ve havası lâtif, cennet bahçesi gibi güzel, dervişlerin oturduğu bir yerdir. Şehrin her tarafı buradan görülür. Kalealtı pazarı meydanında altlı ve üstlü ferah ve havadar kahvehaneler vardır. Herbirinin fıskiyeli şadırvanları, havuzları olan süslü kahvehanelerdir. Burada vilâyetin bütün ileri gelenleri ve okumuş kişileri birbirleri ile tanışıp çay içerler. Her birinde dört mahfil yapılmış olup, birinde saz çalıp şarkı söyleyenler, birinde raks eden güzeller, birinde kıssa anlatan meddahlar, birinde de gazel okuyan şairler vardır. Bunlar işte böyle ilim irfan yuvası kahvelerdir. Fakat Karaköy’deki kahve Kalealtı kahvelerinden daha güzeldir. Bunun dünya üzerinde emsali yoktur. Bu eşi bulunmaz kahve, cennet gibi olup kuş kafesleri ile süslüdür. Vilâyet ahalisinin ekserisi kanaat sahibi, sanaat sahibi, ibadet sahibi olup, dostluğa kıymet verirler. Halk kazancını ekseriya el tezgâhlarında Manisa Alalacası isimli kumaş dokuyarak temin eder.”
Üstâdın anlattığı Manisa ile bugünkü Manisa arasında Spil dağı kadar fark var. Şehrin içindeki şu bir avuç yeşil ağaç da Türkiye’de efsane olmuş Manisa Tarzanı’nın eseri. Hakkında kanun kaçağından karşılıksız aşk efsanesine kadar bir sürü söylence olan Manisa Tarzanı aslında Kerkük Türklerindenmiş. Kurtuluş Savaşında cepheden cepheye giden Kerkük Türk’ü Ahmet Bedevi, Yunan Manisa’dan def edildikten sonra Manisa’da kalır ve enkazın kaldırılmasında canla başla tıpkı cephedeymiş gibi çalışır. Daha sonra elinde taze fidanlar, çeltikler ile Manisa’nın yanan kavrulan ağaçlarının yerine yenilerini dikmeye başlar. Bu artık onun için bir ibadet gibidir.

TÜRKİYE’NİN DOĞA AŞIĞI
Her gün saat tam on ikide evinin yanına koyduğu eski bir topu patlatan, evinin gönderindeki bayrağı hiç indirmeyen, güneşten kuruyup kararmış teni ile elindeki deste deste çiçekleri evlere dağıtan Ahmet Bedevi bazılarının dediği gibi asla meczup değildi. Bugün; Manisa dendiği zaman neyi hatırlıyorsun sorusuna eğer Manisa Akıl Hastahanesi ve Manisa Tarzanı cevabını almanın yeni nesil üzerinde yarattığı ters çağrışımın sonucudur mezcup sıfatı ile haksız yere anılması. O, Türkiye’nin ilk çevrecisidir. İlk doğa âşığıdır. O, belki de bizler gibi Manisanın ilk hallerini İbn Batuta’dan, Evliya Çelebi’den okumuştu. Belki de okudukları gibi görmek istiyordu Manisa’yı. Atatürk’ün öldüğünü öğrendiği zaman sırtındaki fanilayı da çıkarıp atarak ölene dek yaz kış sade bir şortla yaşaması ve o günden itibaren sakalını hiç kesmemesi, ama pırıl pırıl bakımlı bir sakala sahip olarak yaşaması onun çevreciliği gibi bir ayrıcalığı değil de nedir?

MANİSA’NIN MÜHRÜ
Şehrin ise bir diğer ayrıcalığı, Manisa adını bir mühür gibi üstüne vuran Mesir Macunudur. Nevruz günü bu macundan yiyeni yılan, çıyan gibi zararlıların bir yıl boyunca sokmayacağı, çocuğu olmayanların olacağı, hastalıklardan iyileşileceği, bekâr kızların o yıl içinde evleneceği ve dahi o yıl grip dahil hastalanılmayacağı inancı ile yenilen Mesir Macunu Manisa halkı için ayrıcalık değil de nedir? Bu kudretli macunun macerası 475 yıl önce başladı. Kırım Tatar Türklerinin Hanlarından Mengili Giray’ın kızı, Yavuz Sultan Selim'in karısı ve Kanunî Sultan Süleyman'ın annesi Ayşe Hafsa Sultan, 1522 yılında Manisa'da Sultan Camii adıyla büyük bir cami yaptırır. Caminin çevresini de okul, imaret, hamam, akıl hastanesi gibi hayır eserleriyle donatır. O zaman tımarhane denilen akıl hastanesinin başına, devrin tanınmış bilgin ve doktorlarından Şeyh Merkez Efendi'yi getirir. Asıl adı Muslihiddin Musa olan Merkez Efendi, aynı zamanda gönül sahibi, erenlerden olgun bir kişidir. Hastanedeki delileri, müzikle, şiirle tedaviye çalışır, hastanesinde bir saz ekibi kurdurur. Bir gün, Ayşe Hafsa Sultan ağır bir hastalığa yakalanır. Hiçbir hekim derdine çare bulamaz. Devrin bilginlerinden Sümbül Efendi'ye baş vururlar. Sümbül Efendi:
- Manisa'da hekim Muslihiddin Musa bilir ancak... Ona danışın, der.
Gelirler Manisa'ya. Doğruca tımarhaneye giderler. Bir de ne görsünler... Hekim Muslihiddin Musa avlusuna toplamış delileri, koca taş dibekte, baharat dövdürmekte. Selam verip beklerler. Merkez Efendi, dövülen baharatı alır, balla, şekerle kaynatarak macun yapar. Hastane kapısında bekleşen hastalara teker teker dağıtır. Artanını da İstanbul'dan gelen konuklara verir:
- Alınız, bu macunları, tiz saraya götürünüz, Valide Sultan'a yedirirseniz bir şeyciği kalmaz. Gerçekten de Ayşe Hafsa Sultan, macunları yedikten sonra, şifa bulur. Derdinden kurtulur, Merkez Efendi'yi de İstanbul'a çağırır.
O gün bugündür, bu şifalı macunlara "Mesir Macunu" denir. İçerisinde, 41 çeşit baharın bulunduğu bu macunlar ince kağıtlara sarılarak halka dağıtılır. İstek çok olunca, bunun yılın belirli bir ayında Sultan Camii minarelerinden atılması gelenek halini alır. Her yıl Manisa'da, nisan ayının son haftasında yapılan Mesir şenliklerinde bu geleneğe uyularak, macunlar hazırlatılır ve minarelerden atılır. Binlerce insanın kapıştığı bu macunların her derde deva olduğu inancı, bugün de halk arasında yaygındır. Türbesi İstanbul’da adını taşıyan caminin bahçesinde olup, Manisa halkına yarayan Merkez Efendi’nin dağıtılan şifâlı mesir macununun terkibi ise; anason, hindistancevizi, hindistan çiçeği, çivit, çöpçini, çörekotu, dar-ı fülfül, hardal, tohum, havlican, hıyarşenbe, kakule, kalbarda, karabiber, karanfil, kebabe, kimyon, kırımtartar, kişniş, Iimontuzu, iksir, mailleziz, meyanbalı, portakal kabuğu, ravend kökü, safran, sakız, sarı hajile, sinameki, şamlı, şeker, rezene, tarçın, tarçın çiçeği, teke mersini, tiryak, udülkahar, vanilya, yenibahar, zencefil, zerde çöp, zulumdur. Mesir Macunu nelere kâdir değildir?
Her ne hikmetse Merkez Efendi yaptığı macuna Manisa’nın ayrı bir efsanesi olan o kocaman kocaman taneli, uzun uzun kehribar renkli üzümlerinden koymamış. Öyle bir efsane ki; Saba Melikesi Belkıs Sultan, İzmir'in Kadife Kale'sinde yazlık sarayını kurduğu zaman, Manisa çevresinde bir geziye çıkmış. Bir koruluktan geçerken boynundaki gerdanlık bir çalıya takılmış, taneleri her yöne saçılmış. Neden sonra olayın farkına varan Belkıs Sultan, yemyeşil vadilere seslenmiş: -- Gerdanlığımı bulun. Yoksa yeşilliklerinizi kurutur, her tarafı çöle çeviririm.... Vadiler, asma dallarıyla donanmış. Belkıs Sultan'ın gerdanlığı salkım salkım üzüm, tadına doyum olmayan üzümlerin vatanı Manisa olmuş. Böylesine ayrıcalıklarla dolu bir kent Manisa. Osmanlı Devrinde ise adı Saruhan Eyaletidir demiştik. Bir de tarihten şunu öğrendik: Varlığın bol olduğu yerde eşkıyalık çok olur. Hiç bir şeyden çekmedi Saruhan Eyaleti eşkıyadan çektiği kadar. Hele ki; 18. ve 19. yüzyıllarda Saruhan’da eşkıyalık, daha önce 17. yüzyılda Celâli ayaklanmaları eyâletin belini öyle bir büktü ki; bugün bile izleri sürmektedir. Sancak beylerinin Aydın veya İzmir’de oturup mütesellimleri vasıtası ile Saruhan’ı idare ettikleri bir devirdi bu yüzyıllar. Kanun ve mevzuuata aykırı hareket edenler veya suç işleyenler, zarar görenler tarafından adlî makamlara şikâyet ederek, kayıp olan haklarının geri alınması talebinde bulunuyorlardı. Bu durum karşısında tayin olunan mübaşir ve memurlar suçluları mahkemeye çağırıyorlardı. Mahkemeye gelenlerin duruşmaları yapılıyor, suçlu görülürse cezalandırılıyordu.
Eğer mahkemeye gelmezlerse zorla mahkemeye getirmek için peşlerine güvenlik güçleri (inzibat) takılıyordu. Bu durum karşısında suçlular ya saklanıyor, ya da dağların yollarını tutuyorlardı. Eğer mevsim müsait ise dağlara, değilse ve takip ediliyorlarsa kale ve kulelere, yahut bölünerek yataklarına saklanıyorlardı. Böyle bir durumda eski uygarlıklardan kalma lahitler dahi eşkiya yatağı vazifesi görüyordu.
Bu arada eyalet ve sancakları idare eden Dirlik sahiplerinin maiyetlerine “kapu” adı veriliyordu. Paşanın kudreti kapusunun çokluğu ile ölçülürdü. Paşaların tayinlerinde kapuları kıstas olarak alınır, zengin eyalet ve sancaklara “mükemmel kapulu” paşalar atanırdı. 17. yüzyıldan sonra bu nizam bozuldu ve gelirleri daha az olan eyalet ve sancaklar verilmeye başladı. Bu yüzden paşalar kapularının bir kısmını bırakmaya mecbur oldular yahut aynı kadro ile gittiler. Her iki halde de, paşadan ayrılanlar bir kapu buluncaya kadar, paşa ile gidenler paşanın parasını çıkarmak için gayr-ı meşru şekilde hareket ediyorlardı. Yani kapular eşkıya oldular. Daha sonra bu eşkiyalığa bölükbaşıları ve sekbanlar da katıldı. Leventler biz de varız dediler. Yalnız bu leventler denizci değil, otorite yaratmak için halktan toplanan adamlardı. Medrese talabeleri “bizim neyimiz eksik” dedi ve Manisa dağlarında eşkıya padişah oldu. Çok sert önlemler ve uygulamalara rağmen 200 yıl devam eden bu serüvenin sonunda ortalık sakinledi.
Bu sakinlik 15 Mayıs 1919 da Yunan’ın Manisa’yı işgaline kadar sürdü.
Mondros Mütarekesi'nin 7. maddesine dayanılarak 15 Mayıs 1919'da bölgede Yunan işgali başladı. İşgal sırasında Manisa merkezde İstihlâs-ı Vatan, Cemiyet-i Müderrisîn, Demirci'de Müdafa-i Hukûk-u Osmânî, Gördes'de Hareket-i Milliye Teşkilatı, Kırkağaç'da İstihlâs-ı Vatan, Kula'da Redd-i İlhak, Soma'da Müdafa-i Hukuk ve Turgutlu'da Müdafa-i Hukûk-u Osmâni adlı cemiyetler kurularak Yunan işgaline karşı Manisa halkı mücadele verdi. Lokal olarak dağda kalmış olan eşkıyanın çoğu “efe” unvanı ile Kuruluş Savaşına katıldı.
30 Ağustos 1922'deki Dumlupınar Meydan Muharebesi'nin zaferle sonuçlanması üzerine Fahreddin Paşa komutasındaki kolordu İzmir'e doğru ilerleyerek Yunan direnişini kırdı. İzmir'e doğru kaçan Yunanlılar ve yerli Rumlar kenti ateşe verdi, günlerce süren yangında tarihin Manisa'ya kazandırdığı büyük kültürel mirasın önemli bir kısmı işte o zaman yok oldu. Ne ev kaldı, ne han ne hamam, ne konak ne de saray.. Harman yerlerinden dikili tek bir ağaç kalmayıncaya kadar yunanlılar ve yerli rumlar yaktılar. Üç yıl boyunca hiç öldürmedikleri gün 100 atamızı şehit ettiler. Yaklaşık üç yıl Yunan işgalinde kalan şehir 8 Eylül 1922 tarihinde kurtarıldı. Bir ay sonra Ekim 1922 de şehri ziyaret edenler şöyle diyeceklerdi:
-Halen şehrin üzerinden dumanlar çıkıyordu. Halkımız kılıçtan, tüfekten geçirilmişti. Köyler bomboştu. Herkes öldürülmüştü. Bir veya iki kişinin kurtulmasına bir mucize gözü ile bakıyorduk.....
1923'de Saruhan adıyla vilayet olan şehrin adı, 1927 yılında Manisa olarak değiştirildi.
Son olarak bu dolu dolu yaşanmış yüzyıllardan günümüze gelen nesiller Manisa’ya gittiğiniz zaman sizi karşılayacaktır.
Bunların dışında başlıca Selçuklu ve Osmanlı eserleri Ulu Cami ve külliyesi (XIV. Yy) , Muradiye cami ve külliyesi (XVI. Yy) , Sultan Cami ve Külliyesi (XVI. yy ), Ivaz Paşa cami (XV. Yy ) Hatuniye Cami ve külliyesi (XV. Yy) dir.
Bütün bir Anadolu, Türk milletinin hikayesinin özetini okumak için yolunuzu Manisa’dan geçirin.


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
           
       
 
   

Karahan 2002