Kasım 2008

Ö T E S İ

 

17.07.2018 



Milli Sıtrateji

 
Dr. Alptürk Ünlü

“Uşak” Papanın, yerli uşakları...


Papalar, Avrupa’nın siyasi şekillenmesinde de hep aktif politikanın içersinde bulunmuş ve özellikle bazı savaşların da tetikleyicileri olmuşlardır. Örneğin Avrupalıların kendi içersindeki iktidarların değişmelerindeki savaşların yanı sıra, Hıristiyanlığın mezhep mücadelelerinin de mucitleri, özellikle Papalar olmuştur. Bu konuda Papalığın, Ortodoks ve Purotestanlarla ilgili mücadelelerdeki payını hatırlayınız!

“Uşak” kelimesinin Türkçemizde birkaç karşılığı vardır: “Uşak”, ülkemizin illerinden birisinin adıdır. “Uşak”, bazı bölgelerde çocuk anlamında kullanılmaktadır. Örneğin Karadeniz bölgesinde ya da Azerbaycan’da olduğu gibi...”Uşak”kelimesi aynı zamanda, zenginlere hizmet eden insanlar için de kullanılmaktadır.
Papa’nın uşak kelimesiyle olan ilgisi, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının tetikçisi olarak çalışmaya itilmesiyle ya da daha doğru bir söyleyişle, görevlendirilmiş olmasıyla ilgilidir. Papa’nın bu ülkedeki yerli uşaklarına gelince, onların da kim olduğunu sizler bulunuz!
Bu bulmacadaki yol haritanızda, yerli uşaklar olarak, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakına kul, köle anlamında ülkemizi peşkeş çekenler olmasın sakın! Yine bu bulmacadaki yol haritanızda, “Dinler arası diyalog” bülbüleri, ABD’ye sığınan efendiler ve ülkemizdeki hızlı “BOP”çular ile küreselci zeminden fonlanarak onlara teslim olan ve ülkemizde karga gibi ötenler unutulmasın! Yine bu aşamada Türklüğe düşman, bazı komünist-dinci ittifakı düzlemindeki gazeteler ve onnların malum yazarları da sakın dışlanmasın!
İşte “Uşak Papa’nın, Yerli Uşakları” tek tek karşınıza, kimlikleriyle, fotoğraflarıyla, yazılarıyla kolayca çıkmaktadırlar.
BOP’UN PAPASI
İstanbul’a gelen Alman asıllı Papa ve genel olarak Papalık kurumu, her dönemde politikanın da içersinde bulunmuştur. Papalık, Batı Roma İmparatorluğu yok olana kadar bazı zamanlarda da, o imparatorluğun destekçisi olmuş, örneğin dönemin Papası, Büyük devlet adamı Atilla’nın ayaklarına kapanarak yalvarmış ve Batı Roma üzerine yürümesini de engellemiştir.
Papalar, Avrupa’nın siyasi şekillenmesinde de hep aktif politikanın içersinde bulunmuş ve özellikle bazı savaşların da tetikleyicileri olmuşlardır. Örneğin Avrupalıların kendi içersindeki iktidarların değişmelerindeki savaşların yanı sıra, Hıristiyanlığın mezhep mücadelelerinin de mucitleri, özellikle Papalar olmuştur. Bu konuda Papalığın, Ortodoks ve Purotestanlarla ilgili mücadelelerdeki payını hatırlayınız!
Yine Papaların, Haçlı Seferlerindeki organizatörlüğünü unutabilir miyiz? Osmanlı dönemindeki deniz ve kara savaşlarındaki organizasyonlarda Papalık kurumunu yok sayabilir miyiz? Elbette sayamayız...Papalık kurumu, bilhassa Purotestan-Anglikan kiliselerinin Avrupa, ABD, Kanada ve Okyanusya’daki etkili olmasıyla birlikte, dünya siyaset tarihinde ikinci lige düşmüştür. Çünkü Purotestan-Anglikan sürecinde, dünya siyaset tarihine Anglo-Sakson- Yahudi ittifakı egemen olduğu için, Papalık ve dolayısiyle Katoliklik yedeğe düşürülmüştür. Hatta Papalık, ünlü Napolyon’un siyasi hareketlerinde de, bir anlamda ayaklarının altındaki paspas haline gelmiştir.
Son iki yüz yıllık süreçte, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının dünyada etkili olmasıyla birlikte, Papalıkta bu ittifakın dümen suyuna doğru kesin ve somut olarak düşmüş ya da düşürülmüştür. Özellikle Papalık kurumunu Anglo-Sakson-Yahudi ittifakı, II.Dünya Savaşı sonrasında komünizmin dünyada güç kazanmasıyla birlikte, yoğun bir şekilde kullanmaya çalışmıştır. ABD’li Yahudi teyorisyenlerin eliyle, “Kızıl Kuşağa” karşı, yeni politikalar geliştirmişdir. Bunlar da bir ölçüde; “Pembe Kuşak”, “Yeşil Kuşak” “Anti-Kızıl Kuşak” ve “Kara Kuşak” anlayışına dayandırılan politikalar şeklinde oluşturulmuştur. Bu politikaların “Kara Kuşak” kısmında, Papalık Kurumu ve Katolikler, en önemli unsurlar haline sokulmuştur. Buradaki yaklaşım, ilgili coğrafi bölgelerdeki Katolik anlayışına dayanan insanları, sürekli Komünizm ve dinsizlik korkusuyla tetikleyip, özellikle kendi çıkarlarına yönelik olarak uyanık (!) halde tutmaktır. Bu uyanıklık süreci, elbette uluslarüstü Yahudi sermayesinin Dünyada rahatça at oynatmasını sağlamak ve o anlamda düşünceler üretmesini sürdürmek şeklindedir.
Bu şekilde çalışmak için, çok sayıda yöntemler belirlenmiş ve süreç sırasında da bunlar yürürlüğe sokulmuştur.Nitekim Polonya kökenli önceki Papa’nın, 1970’lerin sonlarına doğru göreve getirilmesi, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının Soğuk Savaş sürecindeki en önemli adımlarından birisi olmasına yol açmıştır..Bunun sonucunda, Sovyetler Birliğinin başında bulunduğu gurup, özellikle, Polonya cephesinden çatırdamaya başlayarak, çatır çatır göçmüştür. Yani Polonyalı Papa, Soğuk Savaş’ın papasıydı. Alman asıllı Papa ise, BOP’un Papasıdır. Alman kökenli Papa, aynı Polonyalı Papa gibi, Anglo-Sakson-Yahudi ittifakının emri dahilinde hareket etmektedir.
Günümüzde Papa, öylesine Anglo-Sakson-Siyonist Yahudi ittifakının düzleminde hareket ediyor ki, Katolikliğin tarihsel geleneği anlamında, pek çok yapmaması gereken şeyleri yapıyor. Bunun için Papalık makamının tarihsel birikimi esas alınmıyor ve de geçmişte Aziz ilan ettikleri, sevip, saydıklarını söyledikleri kişilerin, sözleri ve yaptıkları da dinlenmiyor.
Elbette bir Papanın bunu yapapilmesi için, bazı şartların oluşması lazımdır. Bu anlamda Alman asıllı Papa, bu göreve nasıl, hangi güç odaklarının etkisi ve puropagandası ile geldiğini çok iyi biliyor. Yine bu makama gelmesinde ön ayak olanların ne istediğini de iyi bilmektedir. Aynı bundan önceki Papa’nın bildiği ve yaptığı gibi... Peki Papalık bu kadar kendi geçmişine ters düşen ilişkilere girdiyse, bunun sebebi ne olabilir? Anglo-Sakson-Yahudi ittifakınca malum olduğu üzere, Dinlerarası Bsrış tezinde, özellikle Roma’yı merkez olarak gösterdikleri bilinmektedir. Aynı zamanda Roma’yı merkez olarak gösterenlerin emrine uyanlar ya da kabul edenler arasında, Türkiye deki uzantılar da vardır.İslam dinini bu anlamda kullanmaya çalışanların, defalarca Papa’nın ayağına gidip, bir ölçüde önünde saygı duruşunda bulundukları ve o merkezi Türk insanına sütten çıkmış ak kaşık örneği gibi benimsetmeye çalıştıkları da bilinmektedir.
Barışçı Papa imajıyla hareket eden bu guruplarda, örneğin İslamiyet etiketini taşıdğını söyleyenlerden malum kesimlerin, Hz. İsa’nın yeryüzüne Mehdi olarak döneceğinin puropagandalarını sürekli yapmaları hususu, Papalığın da yüzyıllar boyunca yeryüzüne tekrar döneciğini belirttikleri Hz.İsa-Mesih gerçeğiyle de örtüşmektedir.
Bu durumda, ister Mesih olsun, ister Mehdi olsun, bazı Müslümanlığı kullanan guruplarca, günümüzde Hz. İsa gerçeği, artık bu şekilde ortaya konmaktadır. Bu da Papa’nın ve Hıristiyanlığın tezlerinin, son tahlilde etkin olmasına yol açacaktır.
Yıllarca bu tezin önünde son peygamber Hz.Muhammed’dir diyenlerin elindeki delilde, Anglo-Sakson-Siyonist Yahudi ittifakı yalaklarınca alınmış olacaktır. Gerçi Hz. İsa gerçeğini İslamda bu şekilde işleyenler, bu anlamda sorulan bu çeşit soruya, genel olarak şu cevabı vermektedirler. “Efendim, Hz. İsa evet gelecektir, ama o Hz. Muhammed’in ümettinden olacaktır.”
Halbuki böyle bir görüş, şu soruları da insan aklına getirmez mi? Şöyle ki: Mehdi olarak gelecek olan kişi bir peygamber olmasa, yani Hz. İsa olmamış olsa, bu düşünce doğru olabilir. Fakat Hz. İsa, zaten bir Peygamberdir. Yeryüzüne döndüğü zaman, ne kimliği ne de kişiliği değişik olmayacaktır. O zaman da bu yaklaşıma göre son peygamber o olacaktır, düşüncesi ortaya çıkmaz mı?
Ayrıca “Hz. Muhammed’in ümmetine katılacak” denilerek, ülkemizdeki Müslümanların akıllarını da dağıtan Papalık yalakları, kavram kargaşası yaratıyorlar. Çünkü bize öğretilen öğretide, bütün peygamberler İslam dinini yaymak amacıyla dünyaya gelmiyorlar mıydı? Öyleyse Hz. İsa’nın ve ya daha önceki peygamberlerin görüşü de bu değil miydi? Elbette buydu...Bu anlamda, Hz. İsa, önceki gelişinde de Allahın istediği dini, yani İslam için dünyada görevlendirildiyse, son gelişinde de kıyamet sürecinde bu görevle gelecektir.
Bu anlamda, son peygamber olmayacak mıdır? Yine bu anlamda, Hz. Muhammed’in ümmetinden olmasından ziyade, Allah’ın son emrini, yerine getirici bir peygamber olarak gelebilir diye düşünülmesi de kaçınılmaz hale gelmeyecek midir?
Bu durumda da, Papa’nın uşaklarının tezleri de, Hıristiyanlık düşüncesine teslim olmaktan öte gidemeyecektir. Olan zavallı bazı temiz Müslümanların inançlarına olacaktır Görünen köy budur.
Bizim buradaki düşünce eksenini biraz daha sorgulayarak açmamızdaki ana gerekçe,uyutulan bazı insanlarımızın kafasının önündeki dikenli telleri kaldırmak içindir. Günümüzde Hz. İsa’nın yeryüzüne döneceği düşüncesine kendilerini kaptırmış olanlar, her yerde kendilerini Hz. İsa olarak topluma da sunma çabası ve telaşı içersindedirler. Bunlardan Hasan Mezarcı’nın bundan üç-beş sene öncesindeki Almanya’daki giysileri, saç şekli ve diğer davranışları halen gözümüzün önündedir. Dört sayfalık İncil yazdığı söylenen Mehmet Ali Ağca’nın bu konudaki çıkışları da, ABD’nin istediği politikalar açısından iyi incelenmelidir! O zaman tarihsel süreç içersindeki Türk milliyetçiliğinin de kimler eliyle, nerede, ne şekilde kullanıldıkları açığa daha kolay çıkabilir. Bu durumun iç ve dış ilişki ve çelişkileri, Polonyalı Papanın karnından yediği kurşunlara kadar uzanmaktadır.
Bugün dahi Fethullah Gülen ve Adnan Hoca guruplarında, Hz. İsa’nın döneceğine yönelik yoğun puropagandalar yapılmaktadır. Onlara yakın kişiler buna inandırılıyor. İleride önümüze bu kesimler, liderlerini ya da başka adamlarını Hz. İsa döndü diye çıkarmasınlar sakın! Gerçi biz gerek Fethullah Gülen’in, gerekse Adnan Oktar’ın nasıl bir insan olduklarını aklı başındaki her hangi bir Türk kadar biliyoruz. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, Hz. İsa’nın döneceği anlayışının yirminci yüzyıldaki en önemli puropgandacılarından olan malum kişi, Gülen Efendi’nin Nursi lakaplı yol göstercisi değil midir? Malum düşüncenin Amerikalarda taraftar bulmasını da çok doğal karşılıyoruz. Aynı şekilde, ABD-Menderes ve Menderes ile S.Nursi’nin ortak faaliyet düzlemini de bu anlamda, onlar adına gerekli olduğunu da kabul ediyoruz...
Papa’nın Türkiye ziyaretinde, taktik gereği, Ayasofya konusu kullanılmıştır. Bu olay, Papa’ya verilen asıl görevin kamufle olmasına yol açmıştır. Bu nedenle ülkede günlerce Ayasofya konusu da boş yere işlenmiş ya da işletilmiştir.
Halbuki ekümenliği-evrenselliği daha önce tanınmış olan: Aziz Petrusçu Antakya;Aziz Petrus ve Aziz Pavlusçu Roma ve Aziz Markusçu İskenderiye kiliseleri vardı. Alman Papanın günümüzdeki gezisi, yaklaşık olarak 451 yılındaki Papa I. Leyon’un ilan ettiği Tomsk ilkelerinin de 1555 yıl sonra ayaklar altına alınması değil miydi?
Niçin?Yahudi sıtratejistler öyle istediği için… Güç gerçekte Papa’da değil! Güç malum yerde. Alman Papa’da var olan sadece tarihsel bir makamdır...Orası da Anglo-Sakson-Yahudi ittifakınca yönlendirilen bir makamdır!
Burada Fener Rum Patrikliğinin, Papalığın tarihsel kararlarında olmayan ekümenlik anlayışının, 2006 yılının Kasımında gündeme gelmesini inceliyoruz. Alman Papa’nın Fener’deki görüşmelerde ekümenlik kavramını söylemesi ve kabul etmesiyle birlikte, tarihteki bir anlayışı da değiştirmiş oldu. Değiştirilmenin gerekçesindeki Yahudi sıtratejistlerin fonksiyonunu az önce belirttik. Burada Katolik Papa inandırıcılığını ve tarihsel süreci takip ediciliğini ortadan tamamen kaldırmıştır. Artık Papa için geriye dönüşte yok gibidir. Bu konuda Türkiye ve Osmanlı Devleti sürecinde, yüzlerce yıldır var olan Papalık ve Patriklik arasındaki uyuşmazlık zemininin, en önemli halkası da kırılmış oldu. Artık Türkiye Devletinin gerçek sıtratejistleri ve devlete gerçek manada yön verecek olanlar, her şeyi iyi hesap edip düşünmelidirler. Yarın ki süreç, Patrikliğin her alanda bağımsızlaştırılıp, Türkiye içinde kanserli ve müdahale edilemeyen bir yara haline getirilmesine yol açabilir...
Türkiyedeki sıtratejistler, Ortotdokslar arası çelişkilerden millilik (Rus-Ukrayna-Sırp-Bulgar-Makedon) boyutunda, ya da bölgesel güç olma (Atina Patrikliği ile Fener’deki Patriklik) mücadelesinden yararlanmayı hedeflemelidir. Bu dengede Atatürk’ün ortaya koyduğu Türk Ortodoks Patrikliği gerçeği de, eski Sovyet arazilerindeki Türk Ortrodoksları da hesap edilerek, milli boyutta değerlendirmeler yapılıp hedefler konulmalıdır.
Ayrıca, Fener Rum Patrikliğine bağlı, Ortodoks nüfusun dünya nüfusunun içindeki oranı da sürekli vurgulanmalıdır. Bunların dışında Fener Patrikliğinin geçmişten günümüze yaptırmış olduğu hareketler sürekli gündeme getirilmeli, tarihsel “Kin Kapısının” niçin açılmadığı veya ne zaman açılacağı hususu sorgulanmalı ve de “Mavri Mira”gibi geçmişin karanlık kuruluşları da unutturulmamalıdır.
İLK GEDİK
Fener Rum Patrikliğinin Türkiyeninin başına çorap örülme süreci, ABD tarafından elbette Osmanlı topraklarında kolej açma dönemlerinden beri vardı. Fakat, bu hedeflerin önünü Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ilk etapta kesmişti. II.Dünya Savaşı sonrasında İsmet İnönü’nün sözde akıllı, gerçekte teslimiyetçi zik zak politikası bu konuda ilk gediği verdi. Nitekim dönemin Patriği Maksimos, ABD yönetiminin etkisiyle devre dışı kaldı. Yerine ABD tarafından Athenagoras denilen kişi getirildi. Bu şahısın Lozan Anlaşmasına göre Patrik olması mümkün değildi. Fakat ABD’li yöneticiler, İsmet İnönü’nün kişiliğini bildikleri için, ona bunu kolayca kabul ettirdiler. Sonuçta ABD’nin istediği Athenagoras, İsmet İnönü’nün elvermesiyle, Pasaportu ve T.C. Nüfus kağıdı da hazırlanarak, sözüm ona her şey yerli yerine oturtuldu. Lozan Kahramanı olduğu söylenen İsmet İnönü, bu süreçte Lozan’ı kendi elleriyle delik deşik ediyordu. Nasıl olsa Atatürk yoktu. Atış serbestti...
ABD’nin Fener Rum Patrikliğinin yönetiminde böyle oyunlar oynaması süreç esnasında hep söz konusu olmuştur. Ayrıca Papaların da Patrikhaneyle ilişki kurmalarında yine onun etkisi vardır. Nitekim, Papa VI..Pol’de 1966’da İstanbul’a geldiğinde, dönemin Patriği ile ilişkilerde bulunmuştu.
Ayrıca ABD, Fener Rum Patrikliğinin önünü açmak için, sadece, yönetiminde oynamakla kalmıyor, Papa’ları onlarla görüştürmekle durmuyor, Patriğin en doğal rakibi olan, Atina Patrikliği ile de 1993 yılında birlikte hareket etmeleri için zemin hazırlıyor, ülkemizdeki dışa bağımlı sermayenin Türkiyedeki en büyük başını, Patrikliğin yanında olması için, oraya doğru itekliyor, o gurubun lideri de, Pontusçuluktan, Heybeliada’daki Papaz okuluna, Haliç kıyılarında arazi alımlarına ve de Fener-Balat bölgesine sarkmaya kadar çalışıyordu.
ABD’nin baskı ya da yönlendirmesiyle, Fener-Balat bölgesinde UNESCO ve de Avrupa Birliği fonları da, içimizdeki bazı malum kişilerin eliyle dağıtılıyordu...
ABD’li yöneticiler,Turgut Özal döneminde, 1989 yılında, tersaneler ile ilgili özelleştirme görüşlerinin sunarlarken, Haliç’teki tersaneler de bunun içinde değil miydi? Bu da meşhur Haliç Vadisi üzerine teslimiyetçi ve Patrikçi politikaların alt basamakları arasında sayılamaz mı? Ayrıca Fener-Balat bölgesi Fatih ilçesine bağlı olduğu için, o bölgede 1996 yılında seçimi kazanmış olan Refah Partisinin burnu da iki yönde sürtülmemiş miydi?Yani karşısına çıkarılan bir ittifak adayı ile, diğer bir yön ise o dönemin Refah Partisinin seçilmiş adayı olan Mehmet Ali Şahin yakın dostu Recep Tayyip Erdoğan gibi Milli Görüş çizgisinden hareket edip, bugünkü çizgisine getirilmemiş miydi? Bu gelişmelerde acaba hangi sihir ya da keramet vardı? Aynı şekilde Alman Papa’nın gelmesi sürecinde, gözümüzün önünde günlerce süren Cübbeli Ahmet şovu da, Fatih bölgesindeki Patriklik lehine bir organizasyona destek vermek için miydi? Papa’nın Ankara,İstanbul ve Efes’te yapmış olduğu şovlar, onun hedefinin ya da ona verilen görevin gerçek boyutunu saklayabilir mi? Bizim gözümde ya da aklımızda saklayamaz. Fakat, kuş beyinlilerin, mankurtların, aklı evvelerin, hayinlerin, şerefsizlerin, bilgisizlerin ve de ilgisizlerin gözünden herşeyi kolayca saklayabilir. Sizler yeter ki duyarsız, paspas ya da ilgisiz olmayınız!


ufuk@ufukotesi.com

Bu yazı toplam 5342 defa okunmuştur.

Ufuk Ötesi Gazetesi'nde yayınlanan yazı, haber ve fotoğraflar kaynak gösterilerek iktibas edilebilir.

UFUK ÖTESİ.COM

BU YAZIYI TAVSİYE EDİN

Adınız  Soyadınız

E-posta adresiniz
Arkadaşınızın e-posta adresi

 

Yazdır  - Sayfanın Başına Dön 

 

 Sayı :79

 KÜNYE
 
 ARŞİV
 
 ABONELİK
 
 REKLAM
 
 
  YAZARLAR
 Ali Arif Esatgil
Bayrak gibi yaşamak...
 Alptekin Cevherli
En zor yazım…
 Doç. Dr. Fethi Gedikli
Şimşek gibi çakıp geçen ülkücü
 Dr. Yusuf Gedikli
Sevgili Kemalciğim, candaşım, kardaşım, arkadaşım…
 Kemal Çapraz
Son söz...
 Olcay Yazıcı
Asil Neslin Son Temsilcisi: Kemâl Çapraz
 Bayram Akcan
“BOZKURT” Kemal ÇAPRAZ
 Aydil Erol
Bu çapraz, kimin çaprazı?!!
 Şahin Zenginal
Sensiz hayat zor olacak
 Ünal  Bolat
Sevdiğini Türk için seven Alperen
 Mehmet Türker
Türk Dünyasının dervişi
 Mehmet Nuri Yardım
Kemal Çapraz diye bir kahraman
 Hayri Ataş
“YA BÖYLE ÖLÜM DEĞİL Mİ ERKEN”
 Prof Dr. Ali Osman Özcan
Ufuk Ötesinde Çapraz Ateş
 Orhan Seyfi Şirin
Çapraz doğuştan ‘Reis’ti
 Rasim Ekşi
Kardeşim Kemal’in Vasiyeti
 Dr. Orhan  Gedikli
Sevgili Kemal Kardeşimin Ardından
 Dr. Ünal Metin
“Ufuk Ötesi” yaşıyor
 Özdemir Özsoy
Seni unutamayız
 Zeki Hacı ibrahimoğlu
30 yıllık dostumdu
 Süleyman Özkonuk
Öteki Ufuk
 Aybars Fırat
Kastamonu Beyefendisi
 Baki Günay
Kırım Meclisinde Kemal Çapraz sesleri
 Coşkun Çokyiğit
Kemal Çapraz “Tek Ağaç”lardandı
 Cem  Sökmen
Metropoldeki dâvâ adamı: Kemal Çapraz
 Ahmet Tüzün
İz Bırakan
 Asuman Özdemir
Sermayeye kurban gittin…
 Hüseyin Özbek
Kemal Bey
           
       
 
   

Karahan 2002